 |
Güzeldir Esasında Hayatı Yaşamak
http://s1.bitefight.net/c.php?uid=61550 Merak edenler baksın lütfen :)
Giden bir sevgilin ardından...
FRAU VON STEIN'a
Neden sana acı çektiriyorum, sevgilim?
Neden hep, ya sana acı çektirmek, ya da kendi kendimi aldatmakla geçiyor günler? Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık; ama her şey olduk. Seninle böyle düpedüz konuşuyorum, çünkü sen her bakımdan anlarsın. Şu var ki ben, her şeyi olduğu gibi görüyor ve bunun için de çığrımdan çıkıyorum. İyi uyu meleğim ve uyan! Seni artık görmeyeceğim yalnız biliyorsun ya ben kalbimi aaah? hepsi saçma, ne söylesem hepsi boş. Yıldızları nasıl seyrediyorsam bundan böyle sana da öyle bakacağım demek! Hele, bir düşün bunu...
Wolfgang von Goethe
Gereksiz bir bilgi ama genede genel kültürümüz açısından dağarcığımızda olmalı :)
Batı kültüründe görülen "cenazede siyah giymek" ise hayalet korkusundan kalma bir gelenek. Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi'ne göre, binlerce yıl önce cenaze töreninde bulunanlar, gömülecek ölünün hayaletinin orada bulunanlardan birinin bedenine girmek isteyeceğine inanıyorlardı ve hayaletten saklanmak için vücutlarını siyaha boyuyorlardı.
Zamanla bu adet, siyah giysi olarak devam etti ve günümüze kadar geldi.
Hayatta Kalmak İsteyenler. Kesinilkle okumalısınız, kesinlikle !!!
Diyelim mesai
saati bitti ve siz de aksam 18:30 civarinda, alisilmadik derecede zorlu bir is gununun ardindan (tabii ki tek basiniza) arabaniza binip evin yolunu tuttunuz . Cok yorgunsunuz ve caniniz da fena halde
Sıkılıyor müthiş GERGIN VE SINIRLI BIR HALDESINIZ... Birdenbire gogsunuzde, kolunuza ve cenenize dogru yayilmaya baslayan korkunc bir agri hissediyorsunuz.
En yakin hastaneye sadece on dakikalik mesafedesiniz ama hastaneye ulasmayi basarip basaramayacaginizdan bile emin degilsiniz. NE YAPACAKSINIZ ???
ILK YARDIM KURSLARINA KATILACAK KADAR AKLI BASINDA BIRIYDINIZ AMA KURSTAKI EGITMEN, SIZIN BASINIZA BIR SEY GELDIGINDE NE YAPACAGINIZI OGRETMEDI!!! YALNIZ BASINIZAYKEN KALP KRIZI GECIRIRSENIZ NASIL HAYATTA KALIRSINIZ?
PEK COK INSAN KALP KRIZI GECIRDIGI SIRADA TEK BASINA OLUYOR; ETRAFTA YARDIM EDECEK KIMSE BULUNMUYOR. KALP ATISLARI DUZENSIZLESEN VE KENDISINI BAYILACAKMIS GIBI HISSEDEN BIRININ BILINCINI YITIRMEDEN ONCE YALNIZCA 10 SANIYE KADAR ZAMANI VARDIR
BU DURUMDA NE YAPMANIZ GEREKIR ?
CEVAP:
PANIGE KAPILMADAN
UST USTE KUVVETLICE OKSURMEYE BASLAYIN. OKSURMEDEN ONCE HER SEFERINDE DERIN BIR NEFES ALIN;
OKSURUKLERINIZ GUCLU OLSUN,
DERINDEN GELSIN VE UZUN SURSUN, TIPKI GOGSUNUZDE BIRIKMIŞ BALGAMI ATMAYA CALISIR GIBI OKSURUN.
HER IKI SANIYEDE
BIR DERIN NEFES ALIP OKSURUN VE BUNU YApın
YARDIM GELENE DEK YA DA KALP ATISLARINIZ TEKRAR NORMALE DONENE DEK SUREKLI YAPIN.
neden???
-DERIN NEFES ALMAK CIGERLERI OKSIJENLE DOLDURUR.
-OKSURMEK KALBE TAZYIK YAPAR VE KAN DOLASIMINI RAHATLATIR.
-KALBE UYGULANAN BU TAZYIK, KALBIN NORMAL RITMINE DONMESINI KOLAYLASTIRIR.
-BUTUN BUNLAR SIZE, BILINCINIZI KAYBETMEDEN ONCE HASTANEYE YETISECEK ZAMANI TANIR.
BU KONUDA MUMKUN OLDUGUNCA COK KISIYI BILGILENDIRIN. BU BILGI SAYISIZ INSANIN HAYATINI KURTARABILIR!!! ASLA, "BENIM BASIMA GELMEZ!" DIYE DUSUNMEYIN.
HAYAT TARZIMIZIN EPEYCE DEGISTIGI SU SON YILLARDA ARTIK
HER YASTA INSAN KALP KRIZI GECIRIYOR
GERCEK BIR DOST OLDUGUNUZU GOSTERIP BU MAKALEYI TANIDIGINIZ HERKESE YOLLAYIN.
Altınlar mı Yıllar mı ?
Bir küçük torbada altınlarınız var diyelim. Her sene yılbaşı geldi mi küçük torbanın bağcığını açıp, iki parmağınızı içine sokup altın yıllardan birisini harcamak üzere alıyorsunuz. Ben insanların altınlar azaldıkça niçin sevindiğini anlayamam. Giderek torbacık hafifler. Kaç altınımız kaldı bilemeyiz. Ama azalır.
*İşte azalan altınlarım... Elimi yine torbaya sokup, birisini daha çıkartıyorum. Pırıl pırıl, henüz el değmemiş... Öbürlerini harcadım. Kendime kırlaşmış saçlar aldım. Alnımdaki çizgilere verdim, bozdurup bozdurup.
Kaç parlak altın karşılığında bilmiyorum 'görmüş-geçirmiş' unvanı verdiler bana. Altınlarımı vererek aldım o anıları. Her sene bu zamanlar geldi mi, iki parmağımı özenle küçük torbanın içine daldırıp altınlarımdan birisini çıkarttım ve harcadım. * Kimi zaman satıcılar bana kazık attılar. Kim bilir kaç altın vererek acı aldığımda 'Ben bunu istememiştim' diye ağladım. Altınlar azaldıkça gözleri çabuk doluyor insanın. Bir hüzün kim bilir kaç altına patlamıştır bizlere. Tıpkı yetişmiş çocukların, bir sevimli evin, bir uygun arabanın, bir iyi maaşın, iyi dostların bize kaç altına patladığını bilmediğimiz gibi.
Hiç sordunuz mu kendinize:
Kaç altına teyze oldunuz, kaç altındı amcalık, kaç altına geldi abi olmak, kaç altın gitti saygın bir yetişkin olmanız için?... Kaç altındır o diplomalar, o bilgelik, o deneyimler? Ya da kaç altına aldınız o sancıları?.. * Ama altınlar azalır... Altınlarımı verip alışkanlıklar-dostluklar-sevdalar aldığım için, artık daha çabuk doluyor gözlerim. Burnumun direği daha çabuk sızlamaya başladı altınlar karşılığında.
Ve ne kadar pahalıymış tüm bunların farkına varmak? İşte yine zamanı geldi.
Parmaklarımızı birleştirip, küçük torbanın içine daldırıp harcamak üzere bir altın daha çıkartacağız.
Pırıl pırıl...
Çalış, çalış, çalış... Sonrası mı ? Gene çalışşş... :)
Afrika Atasözü
Sabah bir ceylan uyanır Afrika’da.
Kafasında tek bir düşünce vardır.
En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek,
Yoksa aslana yem olacaktır.
Her sabah bir aslan uyanır Afrika’da.
Kafasında tek bir düşünce vardır.
En yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşabilmek,
Yoksa açlıktan ölecektir.
İster aslan olun,
İster ceylan olun hiç önemi yok.
Yeterki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini,
Hem de bir önceki günden daha hızlı koşuyor
Olmanız gerektiğini bilin.
Yaşam adlı koşuyu ne kadar güzel anlatmış Afrika atasözü,
Bir önceki günden daha hızlı koşmak gerekmektedir.
Çünkü eğer aslansanız,
Ve en yavaş koşan ceylanı bir önceki gün yakalamışsanız
Ve bugün bir ceylan yakalamak niyetindeyseniz,
Artık bilmelisiniz ki en yavaş ceylan sizden daha hızlıdır.
O halde düne göre hızınızı arttırmanız gerekmektedir.
Yok eğer ceylansanız
Ve henüz aslana yem olmamışsanız
Hızınızı düne göre mutlaka arttırmalısınız,
Çünkü sıra size gelmiş olabilir.
Yani...
Hayat koşusunda, devam edebilmenin tek koşulu var...
Dünden daha hızlı olabilmek...
Bakın bakalım şimdi kendi kendinize...
Ondan, şundan, bundan değil “dünden” hızlı mısınız?
Nedir bu erkeklerin çektiği ? :)
''Erkekler aglamaz.'' ''Erkekler korkmaz.'' ''Erkekler kari gibi gülmez.'' Derken ortalik dul kadindan geçilmiyor. Zira zavalli erkekler genç yasta Hakk'in rahmetine kavusuyorlar. Siz hiç kapi komsusuna sabah kahvesine gidip karisini çekistiren erkek gördünüz mü?
Fare görünce bagiran? ''Bu ara sinirlerim zayif'' deyip habire aglayan? Oysa onlar da kadinlarla ayni duygulara sahip olarak geliyorlar dünyaya. Lakin daha ilk gün ayaklarina mavi patik giydirmek suretiyle ''Agir ol bakalim!'' diyoruz.
''Ne alákasi var mavi patikle?'' demeyin. Mavi soguk ve ciddi bir renktir. Kime isterseniz sorun. Ve katiyen tesadüf degildir o patiklerin rengi. Düsünülmüs, tasinilmis, seçilmistir. Ayaga giydirildigi anda kulaga sunlar fisildanmis demektir: Sen erkeksin. Erkek olmanin gerekleri vardir. Ömrünün sonuna kadar bunlari yerine getirmekle yükümlüsün.
Ömrünün süresi ise çatlama kat sayina bagli. Içine ata ata ne kadar yasayabilirsen artik. Bize sorarsan pek uzun sürecegi kanaatinde degiliz. Dikkat edecegin husus, en dramatik hallerde bile mavi patikli oldugunu unutmamandir.
Misal, Aşık oldun. Sakin belli etme. Birak karsindaki yansin tutussun. Sen agir ol. Molla desinler yeter ki ásik demesinler.
Misal, Sevgilinden ayrildin. Sakin aglayip sizlama. Yine birak karsindaki yikilip sürünsün. Gözyasi dedigin kadin kismina yakisir. Zaten senin gözyasi bezlerin mavi patik operasyonuyla alinmis bulunuyor.
Misal, Eve hirsiz girdi. Karinla yataktasiniz. Tikirti duydunuz ya da hirsizla burun buruna geldiniz. Kim bogusacak adamla? Bak bakalim karinin ayaklarina! Ne renk patikleri?
Pembe. Ya hirsizinkiyle seninki? Mavi.
Kural, Mavililer bogusacak. Pembeliler bagiracak. Herkes görevini bilsin. Ta dogumhanede yapildi bu is bölümü.
Misal, Esinle kavga ettin. Ne yapacaksin? Hiç. Isine gidip hiçbir sey olmamis gibi çalisacaksin. ''Ay Ismail çok sinirim bozuk, benimki sabah sabah anneme laf etti'' diyemezsin.
Karin o esnada telefonun basinda, bir sigara ve bir kahve esliginde arkadaslarina seni çekistiriyor olabilir. Olsun. Onun mazereti var, patikleri pembe.
Misal, Evde aniden bir böcek peydahlandi. Kim gidecek üstüne? Tabii ki sen. Zira karinin gitmesi hiçbir ise yaramaz. Böcek renk körü mü? Maviyle pembeyi ayiramaz mi? Ve sorarim sana, hangi böcek pembeden korkar? Tam tersine aska gelip karinin üzerine tirmanmaya bile kalkisabilir. Ama mavi... Birrrrr.
Misal, Savasa gidilecek. Kim gidecek? Tabii ki Mehmetçik. Sen hiç ''Vatan sagolsun'' diye bagiran Aysecik gördün mü? Benim bildigim Aysecik kameranin karsisinda ''Size baba diyebilir miyim amca?'' diyordu
Ve hatirladigim kadariyla omuzunda tüfek falan da yoktu. Diyecegim, Mavi patikli olmak zor zanaat.
Özellikle de seviyorken...
Aşkın türleriymiş. :) Aşk gelip geçicidir, ama sevgi daima bakidir.
İlk Aşk Ne yaparsaniz yapin, ilk askinizi unutmaniz mümkün degildir. Yillar sonra dönüp, "ben ona nasil asik olmustum acaba" diye pismanlikla karisik garip bir duygu da yasayabilirsiniz, olsun. O, size ilk aski tattirmis, en önemli yasam tecrübelerinizden birini yasatmistir. Aranizda geçenler aci bile olsa, dönüp minnetle anacaginiz biri hep var olacak. Daha ne olsun?
Yıldırım Aşk Var mi yok mu tartismasinin içinde degiliz. Diyelim ki var. Demek ki bazilarinin duygulari yagmur olup yagabiliyormus. Yildirim askla baslayip yillar süren beraberlikler de var üstelik. Barda oturan kadini/erkegi görüp "bu aksam nasil yataga atarim?" diye düsünenlerden bahsetmiyoruz elbette. Sözünü ettigimiz gerçek yildirim ask. Tek dikkat edilmesi gereken, sürekli yildirim aska tutulanlarin genellikle kendi yarattiklari illüzyonun pesinden kosmalari, gerçekle karsilastiklarinda da yeni bir illüzyon yaratmalaridir.
Olanaksız Aşk Bazen yolda yürürken rastlariz, bazen en yakinimizda bulunabilirler. "Bu ikisi bir araya nasil gelmis?" diye düsünürüz. Kendi basimiza geldigi de olmustur, pedini saga sola birakan bir kadin ya da televizyondaki futbol maçini seyrederken daha önce hiç duymadiginiz küfürler eden bir adam. Aman Allahim?" dersiniz. Ama olmustur bir kere. Her askin olanaksiz bir tarafi vardir gerçi, çogunlukla bunlari görmemeyi yegleriz. Ama bu olanaksiz taraflar bazen o kadar agir basar ki, askin hem kaynagi, hem iddiasi, hem motorize gücü, hem de terminatörü olurlar.
Yasak Aşk Men edilmis, engellenmis ve çogu zaman da yasadisidir. Ama asigin gözü görmez ki... Belki de aski ask yapan bu "illegal" tarafidir. Kimbilir?
Platonik Aşk Onu görmek bile sizi heyecanlandirirken, o sizin yaninizdan, geçip gider. Siz heyecandan sapir sapir titrerken, o isiyle mesgul olur. O sizin için hayatinizdaki en önemli kisiyken, siz onun için siradan birisinizdir. Hem asik hem de salak hissedersiniz kendinizi... Davranislarindan, konusmalarindan isaretler alip, umutlanir, bozulur, küsersiniz. Insanin bir kereligine bu duruma düsmesi, tecrübesizlikle yorumlanip, bagislanabilir. Ancak, bir kereden fazla basiniza geldiyse, oturup kendi hakkinizda düsünmenizde yarar var.
Aşk Nedir ?
Aşk cesaret ister, kocaman bir yürek ister. Aşk hayata karşı işlenilen en doğru suç ortaklığıdır, Aşk hayatıntekdüzeliğine, bütün sıradanlığına en soylu başkaldırıdır. Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz. Ve elbetteAşkı suçlamak, yargılamak, karalamak inkar etmek de asla yakışık olmaz
Niçin aşk?Nedir bu aşk denilen şey, elle tutulmaz gözle görülmez bir şeyse nedir bu yaşanan somut acılar,güzellikler? Tek başına aşkı tanımlamak herşeyden soyutlamak mümkün mü? Hayır ! Aşk bugünlerde bazılarına göre plastikten bile yeniden yapıldı.Dünyada yaşanan suniliğe doğru gidiş aşkın etrafını sardı.
Nedir şu aşk...? Aşk hayatın bize hazırladığı en güzel sürprizdir, bu yüzden de kalpleri ne zaman ele geçireceği hiç belli değildir. Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun hükümdarlığına giriverirsiniz. Aşk; en yalın biçimde anlatılan tek kavramdır o, adı kendisidir zaten. Onu anlatmak için sonu gelmez cümleler kurmanıza gerek yoktur, "Aşık oldum" dediğiniz an akan sular durur, küçücük çocuk bile sizi rahatlıkla anlayabilir, çünkü aşkın dili tektir.
Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer ve kime neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik,aşkın sırrını da çözerdik herhalde. Ama o zaman da aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu.
Aşk hayata karşı işlenen en güzel ve en doğru suç ortakIığıdır, aşk hayatın bütün tekdüzeliğine, bütün sıradanIığına en soylu başkaldırıdır. Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz. Ve elbette yasanılan aşkı suçlamak ,yargılamak, karalamak, inkar etmek de aşka yakışık kalmaz. Bu önce haksızlık, kendinize saygısızlık olur. İnsan sonuna kadar savunmalı aşkını, karşılık görmesede, acı çekeceğini hissetsede, yarın terkedileceğini bilsede, ailesini karşısına alacağını bilsede taviz vermemeli aşkından, "Seni Seviyorum" diyebilmeli göğsünü gere gere. Aşk iste o zaman aşktır. Ve bunun dogrusu yanlışı yoktur, zaten aşkın kendisi doğrudur, kime karşı duyuluyorsa bu aşk, doğru insanda işte odur.
Aşkın zamanı yoktur, hep hazırlıksız yakalar insanı. Evli olmanız, sevgilinizin olması, bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya calışmanız,bağlılıktan korkmanız, ailenizden çekinmeniz, hatta sevilenin hapse girmesi bile onun hiç mi hiç umrunda değildir. İşte aşk bütün bunlara tek başınıza karşı gelebilme yurekliliğidir, belkide yeni hayata geçebilme yolu... Aşkın ne zaman gelebileceği belli olmadığı gibi, ne zaman gideceği de hiç belli değildir. Fazla vakti yoktur onun, uzun süre beklemeye ve bekletilmeye tahammülü de yoktur. Bir başka göze bakmaya, bir başka tene dokunmaya başlaması o kadar da zor değildir...Aşktan değil, onun kaçmasından korkun ve doğruluğuna yanlışlığına bakmadan sonuna kadar savunun aşkınızı.
Biliyor musunuz, hayat zaten kocaman bir yalan, bu kadar sahteligin içinde gerçek ve doğru olan tek guzellik AŞK.!!. Lütfen ona haksızlık etmeyelim..
Bir kahraman ve sonrası.... Harika bir yazı ..Mutlaka okuyun. Uzun diye çekinmeyin. Eminim ki beğenecekseniz.
Boğaz azgın bir nehir gibi akıyordu Marmara'ya doğru. İstanbul'un üzerine çöken manevi ağırlığı kaldıracak bir evliya beklentisi vardı sokaklarda. Karayelden esen rüzgar, yağmur getirecekti şehit mezarlarına. Fatih'in al kanla fethettiği İstanbul beşyüzyıl sonra, kansız savaşsız İngilizler'e teslim edilmişti bir Mayıs sabahı. Dolmabahçe önünde son silahlı birlik de silahlarını teslim ediyordu. Yüzbaşı Şeref ve birliği manga manga tüfeklerini, tabancalarını hatta süngülerini İngiliz subaylarına makbuz karşılığı teslim ediyordu. Birliğin sonu geldiğinde İngiliz Çavuş Şeref Yüzbaşı'ya bağırdı : - Sör ! Tabancanız... Şeref hiddetle döndü, elinin tersiyle çavuşa vuracak oldu. İngiliz Binbaşı araya girdi ve "Tabancanız kalsın, mermileri boşaltınız yüzbaşı" dedi. Şeref hiddetle tabancasını çekti, ateş edebileceğini düşünen İngiliz askerleri silahlarını Yüzbaşı Şeref'e doğrulttular. Şeref "altı patlar"ını gökyüzüne çevirdi, tambur pimini çekti, prinç kovanlı ve uçları çentikli altı mermi iki metre yükseklikten yere boşaldı. Kabzası laz işi, baba yadigarı tabancasını kılıfına soktu, asker dönüşüyle birliğinin karşısına geçti. Hazırolda bekleyen 120 asker yumrukları sıkılı, dişleri kenetli, Galiçya'dan Hicaz'a, Trablusgarp'tan Fizan'a peşinden gittiği o mert adamın ağzının içine bakıyordu. Bir emir verse, evet o bir emir verse bir avuç züppe İngiliz'i elleriyle boğabilirlerdi. - Şimdi dağılıyoruz arkadaşlar. Sizleri 10 yıldır sabırla ekleyenlerin yanına gidin. Ama unutmayın bu iş daha bitmedi, bu millet saretini yenmek için sizin gibi yiğitlere ihtiyaç duyacaktır. Hakkınızı elal eder misiniz? Bir an sessizlik oldu. Elleri cebinde ve cebinde tuttuğu yuvarlak etal çerçeveli gözlüğü olduğu halde bekledi. Bekledi, bekledi... Birliğin avuşu bir adım öne çıktı ve: - Bizim helalimiz seninle şehit düşmektir komutanım. Şeref'in gözlerinden hiç de istemediği halde iki damla yaş süzüldü, ellerinde tuttuğu gözlük tuzla buz olmuştu. Avuç içi kanıyordu ve daha sert bir sesle bağırarak : - Hakkınız helal midir bana? Yağmur yağıyordu. Gökyüzündeki martılar birkaç dakika önce yaşadıkları gökgürültüsünden beter bir "Helal Olsun!" sesinden duydukları ürküntüyü üzerlerinden atamamışlardı. Kan damlaları Dolmabahçe'den Beşiktaş'a doğru birer metre aralıklarla Şeref'i takip ediyorlardı. Neden sonra elinin kanadığını farketti. Dolmabahçe Sarayı Harem Dairesi ardındaki yüksek duvarın altında omuzundaki yıldızlı apoletleri söküp eline sardı. Kanı emen apoletin ipek örtülü yıldızları kıpkırmızı oluverdiler. Şeref Bey sabahın yağmurlu hüznünde Beşiktaş'a vardı. Balıkçı kahvesinde oturmak istedi ancak "hırpani halim bir Türk subayına yakışmaz" diyerek sahile indi. Oturup tekne altını onaran balıkçıyı seyre daldı. Kan çanağına dönen gözlerinin ardında fırtınalar kopuyordu. Sırtına dokunan elle irkildi. Kafasını kaldırdı. Biraz önce teknesini onarırken seyrettiği denizci bir şeyler söylüyordu. Ama Şeref duyamıyordu onu. Sararmış dişlerine bakarak denizcinin, anlamaya çalıştı söylediklerini. - Asker aga, asker aga ? - Efendim - Okuman, yazman var mıdır? - Evet. Hayrola? - Agam be teknenin adını yazsan olur mu? - Tamam. Nedir teknenin adı? - Kardelen - Sevgilinin adı mı? - Hee... Nerden bildin? Harp Okulunda aldığı "Hat" dersi ilk kez işine yarıyordu. Şeref Osmanlıca ve bir kardelen şekline benzer motifle yazdı tekneye genç denizcinin sevgilisinin adını "KARDELEN" - Aga, kardelen mi bu şimdi? Ya aga çok güzel oldu. Sana borçlandım şimdi ben. - Bir gün ödersin. Nerelisin sen? - İnebolulu'yum. İstanbul'daki Rum meyhanelerine tuza basılmış torik getiririz. Rumlar lakerda mı, lekarda mı ne diyorlar. Fener'i dönerken teknenin altını vurdum. Burada onarıyorum. Kısmetse öğlen namazı tekneyi indirip İnebolu'ya yelken basacağım. Yüzbaşı Şeref Akaretler Yokuşu'ndan Osmanoğlu Konağı'na yürüdü. Konağın kapısını müstahdem açtı. - Şeref Beyim, hoşgelmişsin BJK Divan Kurulu üyesiydi. Eskrim takımında kılıç hocasıydı ve futbol takımında da kalecilik yapıyordu. Şeref konağın ahşap merdivenlerini hışımla çıkıp çatıdaki malzeme deposuna girdi. Kısa çatı camının altına oturdu. Tabancasını çıkardı. Cepkenindeki enfiye kutusunu eline aldı. Kutuyu kulağına götürüp iki salladı. Sedef kakmalı enfiye kutusu tıkırdamaya başladı. Kutuyu açtı, içinden pamuğa sarılmış gümüş bir kurşun çıktı. Kurşunu çizme derisine süre süre iyice parlattı. Kurşunu tabancasının tamburuna sürdü, tamburu hızla çevirip kapattı. Kırlaşmaya başlayan şakaklarına götürdü. "Affet" dedi. TIK... boş TIK... boş TIK... boş Kapı hiddetle açıldı. Ahmet Fetgeri içeri girip dördüncü kez tetiğe basmakta olan Şeref'in elindeki silahı kaptı. Şeref kendinden geçmiş bir durumda ağlamaya başladı. - Ne yapıyorsun sen, delirdin mi Şeref ? - ... Koltukaltından tutup Şeref'i aşağıya indirdi. Sade kahve ile birer sigara içtiler. "Herşey bitti" dedi Şeref. "Daha değil" dedi Fetgeri. "Dün akşam Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul'u terkedip Anadolu'da mücadeleyi başlatmak için gemiyle Samsun'a doğru yola çıktılar" Gözleri parladı Şeref'in. Birkaç dakika önce Azraille Rus ruleti oynayan o değildi sanki. Bir kuş olup o gemiye yetişmeyi geçirdi aklından. Nasıl giderim ben de?" dedi. "Çok zor. Salmazlar seni İstanbul'dan" dedi Fetgeri. Çaresiz hissetti Şeref kendini. Birden Kardelen geldi aklına. Kardelen vardı ya İnebolu'ya giden. "Neden olmasın?" diye söylendi. "Dur cellalenme hemen" diyen Fetgeriye Kardelen'i anlattı. "Dostum fındık kabuğu kadar bir tekneyle gidemezsin oralara. Sakin olunuz, bir çare düşünürüz elbet" dedi Fetgeri. Artık Şeref'i durdurmanın imkanı yoktu. Yukarı çıktı, üç beş parça eşyasını bez asker torbasına sıkıştırdı. İki dost sarıldılar. "Ha, unutmadan bu torbayı da al, lazım olur belki" dedi Fetgeri. Nedir bu?" diye sordu Şeref. "Denize açılıncaya kadar sakın açma" cevabını aldı. Kardelen denize inmiş, yelken açmaya hazırlanırken bir sesle irkildi denizci : - Tayfa lazım mı? Gözleri ışıldadı genç denizcinin. - Buyur agam. Ama hayırdır, nereye? - Senin gittiğin yere, hatırlarsan bana borcun vardı, ödeşmiş oluruz. Kardelen, Anadolu Feneri'ni geçip Karadeniz'e yol alırken, Şeref erguvanlara son kez baktı. Erguvanların güzel renklerini İngilizler'e bırakıyordu. Yaralı elini Karadeniz'in az tuzlu temiz sularında yıkadı. Temiz bir bez parçası aradı sarmak için. Fetgeri'nin verdiği çantanın düğümünü açtı. İçinde beyaz bir beze sarılı yuvarlak bir şey vardı. Bu bez olur diye açtı bezi ve Kardelen'in içine bir futbol topu yuvarlandı. Gözlerine inanamadı.Bu top mahalli ligde gol yemeden şampiyon oldukları ve hatıradır diyerek sakladıkları "Ertolhd" marka, içten lastikli pahalı futbol topuydu. "Ah be! Fetgeri" dedi içinden ve güldü. Arasıra esen sert rüzgar ve serpiştiren yağmura rağmen Şile açıklarını neşeyle geçtiler. Ağva limanında gece demirlediler. Lakerdanın satılmamış kısmıyla, mısır ekmeği ve erik rakısı akşam yemekleriydi. Gece denizci gence Beşiktaş'ı, Ahmet Fetgeri'yi ve bu futbol topunun hikayesini anlattı hiç susmadan. Şeref çok içtiği rakının ardından yüzüne doğan yakıcı güneşle uyandı. Kardelen, Pazarbaşı burnunu aşmış, Karasuya doğru yelkenleri doluyordu. Kardelen'in genç reisi Asiye tüküsünü söylüyor, tekneyle yarışan yunuslara mısır ekmeği atıyordu. Arasıra "Kardelenim, sevdiğim"e benzer mırıldanmalarla yavuklusunu anıyordu. Ertesi gece Akçakoca, diğer gece Amasra limanında yattılar. Yüzbaşı Şeref denizciliği de öğrenmeye başlamıştı Amasra limanı çıkışı denizci hayıflandı. "Hava patlayacak agam" Şeref baktı, baktı. Keyifli ve güneşli bir 19 Mayıs sabahından başka bir şey göremiyordu. Önemsemedi. Teknedeki topun bir o yana, bir bu yana gittiğini gören Şeref başını kaldırdı. Deniz tarafı tamamen kararmıştı ama daha öğlen bile olmamıştı. "Karadan neden bu kadar uzaklaştık?"diye sordu Şeref. "Agam, kaba dalga vuruyor, burnu çevirdim" Bir süre sonra yağmur eşliğinde öyle bir fırtına başladı ki, Şeref'in midesi dışarı çıkarcasına istifra ediyordu. "Yelken ipinden uzak dur agam, ayağına dolanmasın" dedi genç adam. Bir büyük dalga geçti üzerlerinden. Sonra bir daha, bir daha. Dümen tutan avuçları ezilmişti denizcinin. Şeref yelken ipini tutmaya çalışsa da bir süre sonra direk kopup, denize düştü. Denizcinin çığlığı bardaktan boşalırcasına yağan yağmura karıştı.
"Agam ipi sal" Şeref duyamadı, tekne boyunun beş katı bir dalga sancak tarfından tekneyi alabora etti. Dalga çukurunun dibindeki tekne denizin altında kaldı. Denizci büyük bir çeviklikle kendini yukarı itip sudan çıktı. Yüzbaşı Şeref su çekmiş asker üniformasının ağırlığı ve çizmesine dolanan yelken ipiyle tekneye bağlı karanlık dibe doğru hızla batıyordu. Yarım dakika dibe hızlı gidiş, ayağından çözülen iple durdu. Artık tekneden kurtulmuştu ama üzerindeki ağırlık onun yüzeye çıkmasına mani oluyordu. Bulanık denizde gözleri açık çırpınırken, yanından geçen beyaz birşey gördü. Bu, yukarı doğru hızla çıkan Ertolhd marka futbol topuydu. BJK 'nın gol yemez kalecisi "Panter" Şeref topa doğru uzandı, uzandı. Kerempe Burnu'nda baygın yatan genç denizci ve yanında Ertolhd marka futbol topu dalgalarla birlikte salınıyordu. Genç denizci yüzünü paramparça eden kayalıkların üzerine çıkıp bağırdı : "Agam ! Agam!" Yüzbaşı Şeref hayatının golünü Karadeniz'in soğuk sularında yemişti. Topa yetişememiş ve karanlık sular onu dibe doğru sürüklemişti. Elbet Karadeniz onu Anadolu'ya verecekti. ***** Mustafa Kemal'in ardından Kurtuluş mücadelesinde yer almak için Anadoluya geçen Yüzbaşı Şeref 'ten tam 17 yıl sonra 19 Mayıs 1936'da Şeref'in takımı Beşiktaş Jimnastik Kulübü, 19 Mayıs'ta kutladığı spor gününün her yıl "Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı"olarak milletçe kutlanması için önerisini Atatürk'e sundu ve kabul edildi. Öneriyi Beşiktaş Jimnastik Kulübü adına veren Ahmet Fetgeri Bey'dir. Ahmet Fetgeri'ye 1924 yılında bir hanım gelir ve bir torba bırakır. Ahmet bey kadının getirdiği torbadan çıkan topa bakar ve kadına sorar. - Nedir bu bacım? - İstiklal savaşında şehit düşen kocamın vasiyetiydi, size vermemi istedi. Ahmet bey sorar - Adın ne bacım? Kadın yanıt verir. "KARDELEN"
Not : Ben Fenerbahçeliyim ama bu yazıyı yayımlamaktanda gurur duyarım.
« Son Sayfa :: Sonraki Sayfa »
|
 |